Hasta Hakları
Tıbbi Müdahalenin Hukuka Uygunluğu, Komplikasyon Kavramı, Sorumluluk Rejimleri ve Görevli Mahkeme Meselesi
Sağlık hukuku, sağlık hizmetinin sunumu sırasında hasta, hekim, yardımcı sağlık personeli ve sağlık kuruluşları arasında kurulan hukuki ilişkileri düzenleyen, kendine özgü ilkeleri bulunan bir hukuk dalıdır. Bu alan, yalnızca hekim ile hasta arasındaki bireysel ilişkiyle sınırlı olmayıp; sağlık hizmetinin organizasyonu, teşhis ve tedavi süreçleri, kullanılan tıbbi yöntemler, ilaç ve teknoloji tercihleri, sağlık kayıtlarının tutulması ve denetlenmesi gibi çok sayıda unsuru kapsar. Sağlık hizmetinin doğrudan insan yaşamı ve vücut bütünlüğüyle bağlantılı olması, bu alandaki hukuki değerlendirmelerin hem özel hukuk hem de kamu hukuku kuralları çerçevesinde birlikte yapılmasını zorunlu kılar.
Sağlık hukukunun temel amacı, bir yandan hastanın yaşam hakkını, bedensel ve ruhsal bütünlüğünü, kişiliğini ve onurunu korumak; diğer yandan hekimlerin ve sağlık kuruluşlarının mesleki faaliyetlerini hukuki güvence altında, öngörülebilir sınırlar içinde yürütebilmelerini sağlamaktır. Bu denge, sağlık hukukuna ilişkin tüm uyuşmazlıklarda belirleyici rol oynar.
Sağlık Hakkının Anayasal Temeli ve Hukuki Çerçevesi
Sağlık hakkı, anayasal düzeyde koruma altına alınmış temel haklardan biridir. Yaşama hakkı ile maddi ve manevi varlığın korunması ilkesi, tıbbi müdahalelerin hukuka uygunluğunun değerlendirilmesinde çıkış noktasını oluşturur. Tıbbi zorunluluklar ve kanuni istisnalar dışında, kişinin vücut bütünlüğüne müdahale edilmesi hukuken mümkün değildir. Aynı zamanda devlet, sağlık hizmetlerini planlama, düzenleme ve denetleme yükümlülüğü altındadır. Bu durum, özellikle kamuya ait veya kamu hizmeti niteliği taşıyan sağlık kuruluşlarında ortaya çıkan zararlar bakımından idarenin sorumluluğunu gündeme getirir.
Bu anayasal çerçeve, sağlık hukukunun çok katmanlı mevzuat yapısıyla desteklenmiştir. Sağlık alanında; tababetin icrasına ilişkin düzenlemeler, sağlık hizmetlerinin örgütlenmesine dair kanunlar, hasta haklarını düzenleyen yönetmelikler ve meslek kuruluşlarına ilişkin mevzuat birlikte uygulanır. Bu da sağlık hukukunu, sistematik yaklaşım gerektiren özel bir uzmanlık alanı hâline getirir.
Hasta Hakları İçin Bilgilendirme ve Aydınlatılmış Onam
Hasta hakları, sağlık hukukunun merkezinde yer alır. Hasta, sağlık hizmeti alan pasif bir unsur değil; kendi bedeni ve sağlığı üzerinde söz hakkı bulunan, iradesi hukuken korunması gereken bir bireydir. Bu nedenle tıbbi müdahaleden önce hastanın bilgilendirilmesi ve rızasının alınması, yalnızca etik bir yükümlülük değil, aynı zamanda hukuki bir zorunluluktur.
Aydınlatılmış onam, tıbbi müdahaleyi hukuka uygun hâle getiren temel unsurlardan biridir. Bu onam, yalnızca standart bir formun imzalanmasıyla sınırlı değildir. Hastaya; uygulanacak müdahalenin niteliği, yöntemi, muhtemel riskleri, alternatif tedavi seçenekleri ve müdahale edilmemesi hâlinde ortaya çıkabilecek sonuçlar hakkında açık, anlaşılır ve somut bir bilgilendirme yapılması gerekir. Bilgilendirmenin, hastanın eğitim düzeyi ve kişisel özellikleri dikkate alınarak yapılması, tereddüde yer bırakmayacak açıklıkta olması zorunludur.
Uygulamada tıbbi uyuşmazlıkların önemli bir kısmı, bilgilendirmenin kapsamı ve yeterliliği üzerinde yoğunlaşmaktadır. Gerçek anlamda aydınlatma yapılmadan alınan rızalar, çoğu durumda hukuki koruma sağlamamakta; aksine sorumluluğun ağırlaşmasına yol açabilmektedir.
Aydınlatılmış onamın varlığı ve kapsamı bakımından ispat yükü, kural olarak sağlık hizmetini sunan tarafa aittir. Bu nedenle bilgilendirmenin yapıldığını gösterir belgelerin yalnızca şeklen değil, içerik itibarıyla da yeterli olması gerekir.
Sağlık Kayıtları, Raporlar ve Düzeltme Hakkı
Sağlık hizmetinin sunumu sırasında tutulan kayıtlar, hukuki uyuşmazlıklarda merkezi öneme sahiptir. Epikrizler, ameliyat notları, hemşire gözlem formları, laboratuvar ve görüntüleme sonuçları, konsültasyon kayıtları ve raporlar; hem tıbbi sürecin değerlendirilmesinde hem de hukuki sorumluluğun belirlenmesinde temel delil niteliği taşır.
Hasta, sağlık kayıtlarında eksiklik, hata veya çelişki bulunması hâlinde bu kayıtların düzeltilmesini talep edebilir. Aynı şekilde düzenlenen raporlara itiraz edilmesi, yeni bir değerlendirme yapılmasının veya başka bir sağlık kuruluşundan rapor alınmasının istenmesi mümkündür. Kayıtların doğru, eksiksiz ve zamanında tutulmaması, ispat güçlüğü yaratması nedeniyle çoğu zaman kusur değerlendirmesinde sağlık kuruluşu aleyhine sonuçlar doğurur.
Malpraktis Nedir?
Malpraktis, sağlık personelinin mesleki standartlara aykırı davranışı sonucu hastanın zarar görmesi hâlini ifade eder. Hukuki değerlendirmede belirleyici olan, ortaya çıkan sonucun ağırlığı değil; sağlık personeline kusur yüklenip yüklenemeyeceğidir. Yanlış bir tıbbi işlemin yapılması, yapılması gereken bir müdahalenin ihmal edilmesi veya doğru bir işlemin hatalı şekilde uygulanması malpraktis kapsamında değerlendirilir.
Bununla birlikte her olumsuz tıbbi sonuç malpraktis olarak kabul edilemez. Tıp biliminin doğası gereği belirli riskler barındırması, “komplikasyon” kavramını gündeme getirir. Komplikasyon, tıbbi standartlara uygun şekilde yürütülen bir müdahaleye rağmen ortaya çıkabilen, öngörülebilir risk alanı içinde kalan olumsuz sonuçları ifade eder. Bu tür durumlarda, sağlık personeline kusur yüklenmesi mümkün değildir.
Bununla birlikte komplikasyonun varlığı, ceza hukuku bakımından kusur incelemesini kendiliğinden ortadan kaldırmaz; sağlık personelinin özen yükümlülüğüne uygun davranıp davranmadığı ayrıca değerlendirilir.
Ancak komplikasyonun zamanında fark edilmemesi, fark edilmesine rağmen gerekli önlemlerin alınmaması veya yerleşik tıbbi standartlara uygun müdahalenin yapılmaması hâlinde hukuki değerlendirme değişir. Bu noktada sonuç, artık kaçınılmaz risk alanından çıkar ve malpraktis iddiası bakımından kusur incelemesi gündeme gelir. Aydınlatma yükümlülüğü de bu ayrımda belirleyici rol oynar. Komplikasyon riski hastaya önceden açıklanmamışsa, alınan rızanın hukuki değeri ciddi biçimde tartışmalı hâle gelir.
Hekim–Hasta İlişkisinin Hukuki Niteliği
Hekim ile hasta arasındaki ilişki çoğu zaman yazılı bir sözleşmeye dayanmaz. Buna rağmen hukuk, bu ilişkiyi sözleşmesel bir ilişki olarak kabul eder. Genel kabul, hekimin bir sonuç taahhüdü altında olmadığı; ancak mesleki faaliyetini özenle yürütme borcu bulunduğu yönündedir. Hekimden beklenen, aynı koşullar altında görev yapan makul ve dikkatli bir meslektaşın göstereceği özeni göstermesidir.
Bazı estetik veya sonuç odaklı müdahalelerde ise, somut olayın özelliklerine göre sonuç taahhüdüne yaklaşılan bir hukuki nitelendirme yapılabilmekte; bu durum sorumluluğun kapsamı ve ispat ölçütlerini değiştirebilmektedir.
Hukuki, Cezai ve İdari Sorumluluk
Malpraktis iddiaları, tek bir hukuki yolla sınırlı değildir. Somut olayın özelliklerine göre maddi ve manevi tazminat talepleri gündeme gelebilir. Kusurun niteliğine bağlı olarak ceza hukuku bakımından taksirle yaralama veya taksirle öldürme suçları kapsamında soruşturma ve kovuşturma yürütülebilir. Kamu hizmeti kapsamında sunulan sağlık hizmetlerinde ise idarenin hizmet kusuruna dayalı sorumluluğu söz konusu olur.
Bu sorumluluk türlerinin her biri, farklı hukuki şartlara ve ispat kurallarına tabidir. Bu nedenle sağlık hukukuna ilişkin uyuşmazlıklarda, olayın yalnızca tıbbi boyutuyla değil, hukuki nitelendirmesiyle birlikte ele alınması gerekir.
Görevli Mahkeme Sorunu ve Üniversite Hastaneleri
Sağlık hukukunda en kritik meselelerden biri, görevli mahkemenin doğru belirlenmesidir. Bu nedenle görevli mahkemenin yanlış belirlenmesi, davanın esasına girilmeden usulden reddi sonucunu doğurabilmektedir.
Görev ve yargı yolu, kamu düzenine ilişkin olup mahkemelerce re’sen dikkate alınır. Yanlış yargı yolunda açılan davalar, esas incelemesine girilmeksizin reddedilebilmekte ve ciddi hak kayıplarına yol açabilmektedir.
Devlet ve üniversite hastanelerinde sunulan sağlık hizmeti, kural olarak kamu hizmeti niteliği taşır. Bu nedenle bu hastanelerde meydana gelen tıbbi uygulama hatalarından doğan zararların tazmini istemiyle açılacak davalar, idari yargıda tam yargı davası olarak görülür. Vakıf üniversite hastaneleri bakımından da genel kabul, bu kurumların kamu tüzel kişiliğine sahip olmaları nedeniyle idari yargının görevli olduğu yönündedir. Bununla birlikte uygulamada, farklı yönde değerlendirmeler içeren yargı kararları da bulunmaktadır.
Özel hastanelerin üniversitelerle işbirliği (afiliyasyon) protokolleri kapsamında faaliyet göstermesi hâlinde, malpraktis iddialarında görevli yargı yolunun belirlenmesi bakımından soyut ve tek tip bir nitelendirme yapılması mümkün değildir. Bu tür durumlarda, taraflar arasında bir işbirliği protokolünün varlığı tek başına belirleyici kabul edilmemekte; mahkemece somut olayın özellikleri çerçevesinde kapsamlı bir araştırma ve değerlendirme yapılması gerekmektedir.
Bu değerlendirme kapsamında mahkeme tarafından; sağlık hizmetinin fiilen hangi kurum bünyesinde ve hangi organizasyonel yapı içinde sunulduğu, tıbbi müdahalenin üniversitenin eğitim ve araştırma faaliyeti kapsamında mı yoksa özel hastanenin kendi işletme organizasyonu içinde mi yürütüldüğü, hizmetin sunumunda idari denetim ve hiyerarşi ilişkisinin bulunup bulunmadığı, personelin hukuki statüsü ile mali ve idari sorumluluğun hangi kuruma ait olduğu hususları birlikte ele alınmalıdır. Ayrıca hasta ile kurulan ilişkinin sözleşmesel niteliği, hizmetin sunuluş biçimi ve fiilî uygulama da bu araştırmanın ayrılmaz unsurlarıdır. Anlaşılacağı üzere Özel hastanenin sunduğu sağlık hizmeti kendiliğinden kamu hizmetine dönüştürmemektedir. Bu nedenle üniversite–özel hastane işbirliği modellerinde görevli mahkemenin belirlenmesi mahkemece yapılacak kapsamlı araştırma sonucunda tespit edilmelidir.
Sağlık hukuku, hasta hakları ile hekimlerin ve sağlık kuruluşlarının sorumluluğu arasında hassas bir denge kurmayı amaçlar. Bu denge, her somut olayda tıbbi süreç, hukuki ilişki türü ve hizmetin niteliği birlikte değerlendirilerek sağlanabilir. Özellikle komplikasyon–malpraktis ayrımı ve görevli mahkemenin doğru tespiti, sağlık hukukuna ilişkin uyuşmazlıklarda belirleyici öneme sahiptir.
Sağlık Hizmetleri için Dava Açma Süreleri ve Zamanaşımı
Sağlık hizmetinden kaynaklanan uyuşmazlıklarda dava açma süresi ve zamanaşımı, uyuşmazlığın hukuki niteliğine ve sağlık hizmetinin sunulduğu kuruma göre farklılık göstermektedir. Bu nedenle malpraktis iddialarında, olayın hangi sorumluluk rejimi kapsamında değerlendirileceğinin doğru tespiti, hak kayıplarının önlenmesi bakımından belirleyici niteliktedir.
Devlet hastaneleri, devlet üniversitesi hastaneleri ve vakıf üniversitesi hastanesinde sunulan sağlık hizmetlerinden kaynaklanan zararlar bakımından idari yargı yolu izlenir. Bu hâllerde, zararın ve idarenin sorumluluğunun öğrenilmesinden itibaren bir yıl içinde idareye başvurulması, her hâlde fiilin meydana geldiği tarihten itibaren beş yıl geçmekle başvuru hakkının düşeceği kabul edilmektedir. İdarenin başvuruyu açık veya zımni olarak reddetmesi hâlinde ise, bu ret tarihinden itibaren altmış gün içinde tam yargı davası açılması gerekir. Bu süreler hak düşürücü nitelikte olup mahkemelerce re’sen dikkate alınır.
Özel hastaneler tarafından sunulan sağlık hizmetlerinden kaynaklanan uyuşmazlıklarda ise çoğu durumda tüketici hukuku hükümleri uygulanmakta; ayıplı hizmet iddiaları bakımından ayıbın öğrenilmesinden itibaren iki yıllık süre öngörülmektedir. Ancak ağır kusur veya hile hâllerinde bu sürenin işlemeyeceği kabul edilmektedir. Öte yandan bedensel zarar veya ölümle sonuçlanan vakalarda, somut olayın özelliklerine göre Türk Borçlar Kanunu hükümlerine dayalı sorumluluk rejimi de gündeme gelebilmektedir.
Hekim ile hasta arasındaki hukuki ilişki kural olarak vekâlet sözleşmesi niteliğinde olup, bu kapsamda açılacak tazminat davalarında beş yıllık zamanaşımı süresi uygulanır. Buna karşılık, estetik müdahaleler gibi belirli bir sonucun taahhüt edildiği tıbbi işlemler bakımından ilişki eser sözleşmesi olarak nitelendirilmekte ve bu tür talepler açısından on yıllık genel zamanaşımı süresi geçerli olmaktadır.
Malpraktis iddiasına konu fiilin aynı zamanda ceza hukuku anlamında suç teşkil etmesi hâlinde, tazminat talepleri bakımından uzamış (ceza) zamanaşımı sürelerinin uygulanması da mümkündür. Bununla birlikte ceza soruşturması veya ceza davasının varlığı, idari ve hukuk davalarına ilişkin dava açma sürelerini kendiliğinden durdurmaz.
Tüketici Mahkemelerinde Zorunlu Arabuluculuk
Özel hastaneler tarafından sunulan sağlık hizmetlerinden kaynaklanan ve tüketici hukuku kapsamında değerlendirilen uyuşmazlıklarda, dava açılmadan önce zorunlu arabuluculuk yoluna başvurulması gerekmektedir. 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun ile 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu uyarınca, tüketici mahkemelerinin görev alanına giren ve konusu tazminat, bedel iadesi veya ayıplı hizmetten kaynaklanan alacak talepleri olan uyuşmazlıklarda, arabuluculuğa başvuru dava şartı olarak düzenlenmiştir.
Bu kapsamda arabuluculuğa başvurulmaksızın doğrudan tüketici mahkemesinde açılan davalar, mahkemece dava şartı yokluğu nedeniyle usulden reddedilmektedir. Zorunlu arabuluculuk sürecinde anlaşma sağlanamaması hâlinde düzenlenen son tutanak, tüketici mahkemesinde açılacak davanın ekinde sunulması gereken zorunlu belgelerden biridir.
Arabuluculuk sürecinin başlamasıyla birlikte, zamanaşımı süreleri ile dava şartına bağlı hak düşürücü süreler, arabuluculuğa başvurulduğu tarihten son tutanağın düzenlendiği tarihe kadar durur. Bu yönüyle zorunlu arabuluculuk, hem usulî bir dava şartı hem de tarafların haklarını koruyan bir süre güvencesi işlevi görmektedir.
Ancak sağlık hizmetinden doğan uyuşmazlıkların her somut olayda tüketici hukuku kapsamında değerlendirilmesi mümkün değildir. Bedensel zarar veya ölümle sonuçlanan vakalarda ya da uyuşmazlığın idari yargının görev alanına girdiği hâllerde, zorunlu arabuluculuk şartı uygulanmaz. Bu nedenle dava açılmadan önce uyuşmazlığın hukuki niteliğinin doğru belirlenmesi, görevli yargı yolu ve izlenecek usul bakımından belirleyici öneme sahiptir.
Hekimin Mesleki Sorumluluk Sigortasına Başvuru ve Görevli Mahkeme
Tıbbi uygulama hatalarından kaynaklanan zararların tazmininde, hekimin veya sağlık kuruluşunun hukuki sorumluluğunun yanı sıra, mesleki sorumluluk sigortası kapsamında sigortacının sorumluluğu da gündeme gelebilir. Hekimler adına düzenlenen zorunlu ya da ihtiyari mesleki sorumluluk sigortaları, hekimin mesleki faaliyeti sırasında üçüncü kişilere verdiği zararların, sigorta teminatı dâhilinde karşılanmasını amaçlamaktadır.
Bu kapsamda zarar gören kişiler, sigorta teminatı ile sınırlı olmak üzere, doğrudan sigortacıya başvurma ve sigortacı aleyhine tazminat davası açma hakkına sahiptir. Sigortacının sorumluluğu, hekimin şahsî sorumluluğundan bağımsız bir hukuki ilişkiye dayanmakta olup, bu ilişki sigorta sözleşmesinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle zarar görenin, hekime veya sağlık kuruluşuna dava açmaksızın, yalnızca sigortacıya yönelmesi hukuken mümkündür.
Sigortacıya yöneltilen talepler, sigorta sözleşmesine dayalı olması nedeniyle ticari dava niteliği taşır. Bu sebeple sigortacı aleyhine açılacak davalarda görevli mahkeme, asliye ticaret mahkemesidir. Zarar gören üçüncü kişinin sigorta sözleşmesinin tarafı olmaması, bu davaların ticari niteliğini ve görevli mahkemeyi değiştirmez.
Bununla birlikte sigortacının sorumluluğu, her somut olayda poliçe hükümleriyle sınırlıdır. Zorunlu hekim mesleki sorumluluk sigortası, ihtiyari mesleki sorumluluk sigortası veya sağlık kuruluşu adına düzenlenen sorumluluk sigortaları arasında; teminat kapsamı, sigortalı sıfatı, rizikonun tanımı ve teminat limitleri bakımından farklılıklar bulunabilmektedir. Bu nedenle sigortacıya yöneltilecek taleplerin, ilgili sigorta poliçesinin genel ve özel şartları gözetilerek tanzim edilmesi zorunludur.
Sigortacıya karşı açılacak davalar bakımından, tıbbi uygulama hatasına ilişkin asıl uyuşmazlığın idari yargı veya adli yargının görev alanına girmesi, sigorta hukukuna dayalı davanın görevli mahkemesini etkilemez. Başka bir ifadeyle, malpraktis iddiasına ilişkin tazminat davası idari yargıda görülse dahi, sigorta sözleşmesine dayanılarak sigortacıya yöneltilen talepler bakımından asliye ticaret mahkemesinin görevi devam eder.